Asma Suratini
Sunday, May 22, 2016
Cape Town - Guney Afrika
Hayaller ve Başlangıçlar
Hayallerin ötesinde ne var hiç merak ettiniz mi? Ben hep merak ederim ve mutlaka ötesine geçmeye çalışırım. Güney Afrika da onlardan birtanesi. Yıllar önce Au Pair'lik yaparken bir Güney Afrika'lı kızla karşılaşmıştım, o zamana kadar oralarda Beyaz Irk olduğunu nedense hiç bilmiyordum ayıp mı bilmiyorum ama işte gerçek bu, gerçi o da İstanbul'u bile bilmiyordu ve böylece ödeşmiştik, işte o an içimde bir Güney Afrika isteği doğmuştu ve yıllarca da hayal olarak kalmıştı.THY Elite kartımın yenilenmesi için uzuuuun bir uçuş yapmak gerekliliğini gözönünde bulundurarak, alternatiflerimi gözden geçirmeye başladım. Bir sürü yer arayışlardan sonra birden kendime neden hayalinin peşinden koşmuyorsun ki dedim ve Cape Town'a baktım ve bakar bakmaz da biletimi alıverdim. Aldım ama her önüme gelen aman çok tehlikeli nasıl gideceksin demeye başlamaz mı? Ben de madem o kadar tehlikeli dedim hiç risk almadan turu nasıl tamamlarım konusunda bazı kararlar almaya başladım. Çünkü özellikle şirketteki Cape Town'lu arkadaşlarım gözümü cok korkuttular ama zaman zaman da belirteceğim gibi öyle cok da korkulacak bir yanı olmadığını anladım.
Anlaştığım tur şirketinin adı Cape Town Day Tours, tur şirket sahibi Warren Marks, telefonu
V&A (Victoria &Albert) Waterfront
Elbette herzaman olduğu gibi gene açım ben o nedenle bu güzel cennet gibi yere gelirgelmez önce Foursquare'den nerede ne yerime baktım ve balık pazarına doğru yollandım. Fish Market manzara olarak çok güzel bir yerde konumlanmış ve şöyle güneşin altında güzel bir masa seçtim kendime ve oturdum, öyle menüden istediğini kombine edip yiyemiyorsun yemek istersen de çok pahalı bir tabak oluveriyor sana neyse ben yemeğimi sipariş ettim ve o arada da buz gibi house wine (yani restaurant'ın kendi) şarabından yudumlamaya başladım ve şarap çok lezzetliydi. Yemeğimi beklerken bir de tuvalete gidip geleyim dedim tuvaletler çok temiz değildi ama hani pis de değidi ve işin kötü tarafı sabun yoktu benimle aynı anda tuvaleti kullanan garsonun elini yıkamadan gitmesi de benim icin felaket bir deneyim olmuştu. Yemeğim geldi ve bu kadar lezzetli görünen yemekten hiç tad almadım muhtemelen yeniden ısıtılmış ve kimi de diğerlerini beklerken soğuk gelmişti yani bana sorarsanız balık pazarına gitmeyin derim.
Waterfront'un etrafında kalacak çok güzel oteller var sanırım yalnız Cape Town'a giderseniz en uygun kalınacak yerler sanırım bu otellerden biri olabilir tabii fiyat konusunda çok fazla bir sıkıntınız yoksa. Waterfront'tan Robben Island'a giden vapurlar da kalkıyor. Yani Robben Island'a gitmek isterseniz buraya gelmeniz gerekiyor hemen saat kulesinin yanından kalkıyorlar. Bu arada ben hava muhalefetinden dolayı ne adaya ne de dağa gidebildim. Şimdi aklınıza Cape Town için en iyi zamanın ne olduğu sorusu geldiyse hemen söyleyeyim Aralık ve Ocak'mış.
Robben Island'da biliyorsunuz uzun yıllardır (17 yy dan beri) politik suçlular tutulmaktaymış ve Nelson Mandela (Nelson Mandela ile ilgili çok şey yazmama sanırım gerek yok çünkü artık internette bu konu ile ilgili birçok haber bulmak elbette mümkün) da bu adada tutulmuş ve sanırım en güzel yani adanın, adadaki siyasi suçlular gelen turistlere adayı tanıtıyorlar yani buradan da anlayacağınız gibi adada da rehbere ihtiyacınız yok. Waterfront'a şehir merkezinden geliş için ödeyeceğiniz para R70 ila R90 (ZAR) arasında değişiyor taksiler taksimetre açmak istemiyorlar yani 13-19 Lira arası birşey ödemeniz gerek ama orada bir otelde kalırsanız hem daha çok eğlenebilir daha çok da alternatifiniz olabilir.
Alış veriş merkezinde hemen hemen tüm mağazalar mevcut, güzel restaurantlar ve benim için en önemlisi çok güzel hediyelik eşyalar satan çok güzel mağazalar var. Canlı müzik çocuklar için aktiviteler çok güzel bir yer Cape Town'dan sonra insana bambaşka bir dünya gibi geliyor.
Köpek Balığı Kafesi (Shark Cage Diving)
Köpek balıkları ile dans etmeye aslında turumun 3. gününde gidecektim ama hava muhalefetinden dolayı ikinci gün olarak değiştirildi. Bu toplamda gidiş geliş ile 10 saat süren bir tur, minibüs ile her otelden tura katılacakları topluyorlar normalde turu otelden alırsanız fiyatı R930 yani 183 TL. Çok tatlı bir grupla yola çıktık bu arada benim otelden alınma zamanım 9:20 idi ve ben tam 9:18 de aşağı indiğim halde şoförden bir sürü fırça yedim meğer o 9:15 demişmiş miş de miş...neyse yol boyunca da bana sataşmaya devam etti. Yolda giderken gene Township'leri geçtik ve çok da güzel bir film seti geçtik hala aktif bir set imiş ve gezmemize imkan yokmuş hangi dizi mi çekiliyormuş? Black Sails ben de seyretmeye karar verdim aslında en azından ilk bölümüne bakarım artık.
Bu arada benim Köpekbalıkları ile dansımı yaptığım yerin adı Gansbaai. Yol üzerinde yol boyunca birçok bisikletli turistler vardı hatta yalnız başına bir şehirden diğerine bisikletle seyahat eden kadın bisikletliler görmek güvensiz olduğunu düşündüğüm bir şehire haksızlık edildiğini düşünmekten kendimi alamadım elbette. Bu arada yol uzadıkça şoförün bana ilgisi artmaya başladı neredeyse büyük nefretlerden büyük aşklar doğarı yaşayacaktık. Yolumuz iki saat sürdükten sonra Gansbaai'ye vardık. Bizim tur şirketi Great White Shark Tours idi. Önce parasını ödemeyenler parasını ödüyor ve sonrasında hazırlanmış kahvaltılarımızı ederken bize video'dan balinaların tiplerini ve güvenlik için neler yapmamız gerektiğini anlattılar ve herkese yağmurluk dağıttılar tabii kendi yağmurluğunuzu getirebilirsiniz ben öyle yapmıştım yağmurluğunu giyerek teknemize doğru yola çıktık kızların bazıları gerçekten çok korkuyorlardı ben de ise hiç korku yoktu.
Bu arada teknede ben saf saf en öde oturdum sonra oradan kaldırdılar ve tutunabileceğim bir yere oturttular aman ne iyi yapmışlar iki elimle sıkı sıkı tutunmama rağmen zor kendimi güvende hissediyordum. En büyük balina 4.5 metreymiş burada bizden önceki grup şanslıymış ve balina görebilmişler yani bu cümleden bazı günlerde balina görememe durumunuz da elbette olabilir. Benim yavaş yavaş midem bulanmaya başladı ve o nedenle ilk kafeste olmak için hemen kendimi öne attım. Dalgıç kıyafetlerimizi giydik ve kafeslerimize daldık fotoğrafta görüldüğüm gibi daldım kafese. Normalde kafesin altında ayak koyacak yerler var ve ben maalesef oraya ulaşamadığım için epey zorlandım ve yanımdaki adamın bacaklarına bacaklarımı kenetledim ilk balina gelene kadar adam döndü beni taciz mi ediyorsun dedi ayaklarımı sabitleyemiyorum dedim o da aşağıda ayak koyma yeri var oraya koy dedi ve ben de gülerek bak dedim ve daldım suya ve basamağa bastım sonra su yüzüne çıktım ve adam bana tama dedi bana asılabilirsin :). Biz kafesin altındayken 5 köpek balığı görme şerefine nail olduk, çok heyecanlı bir dalış oldu benim için kafesin üzerinden doğru köpek baliği geçiyordu. Ben sadece bir kez dalabildim hem boyumdan hem de mide bulantımdan dolayı. Kafesler 8 kişilik ve her gruba 2 kez dalma hakkı veriyorlar yani kafese iki kez giriyorsun. Balina gelirken komut geliyor dalıyorsun balina gidince tekrar su yüzüne çıkıyorsun. Dalanlara sertifika veriliyor istersen DVD de satın alabiliyorsun ki ben aldım çok pahalı birşey değil hatıra oluyor. Bu arada ben deniz tutması nedeniyle sürekli istifra etmeye başladım ve işin komik tarafı istifra ederken bazı kontrolsüz sesler de çıkartmaya başladım adamın biri de dibimde duruyor ve bana acıyarak bakıyor dışarı çıksan da be adam ben rahat rahat ne çıkacaksa çıkartsam ya vücudumdan :).
Dönüş yolumuz çok keyifli geçti yolda bir yerde tuvalet molası verdik bu arada yol boyunca ve tur şirketinde tuvaletler temiz, tuvalet kağıdı ve sabun hepsinde vardı. Mola verdiğimiz yer şirin bir organik marketti aslında ve insanın herseyi alası geliyordu ben de elbette birazcık birşeyler aldım ve en komiği tereyağ aldım bu arada yeri gelmişken söyleyeyim Cape Town'da yediğim tereyağların tadı damağımda kaldı. Mola yerimizin adı mı ne durun hemen şimdi yazıyorum sakın orayı kaçırmayın dönüş yolunda. Peregrine's Farm Stall, adresi N2; R231, Grabouw, 7160, Guney Afrika.
Otele döner dönmez hemen hazırlanıp limana doğru yollandım. Limana giderken aklımdan şoförümüzün kızı ile ilgili söyledikleri gelip geçti. Kızı 11 yaşındaymış ve prematüre doğmuş anne baba ayrı yaşadığı için annesinde kalıyormuş ve hergün de düzenli babasını görüyormuş. Babasının ayaklarını yıkıyor ve ona kendisini rahat yaşattığı için şükranlarını söylüyormuş. Ben yorumsuz bırakıyorum.
Akşam yemeğimi Belthazar'da yiyorum burayı daha sonra restaurant'lar kısmında yazacağım diğer tüm restaurantlarla beraber.
26 Mart 2016 - İkinci güne kötü bir haberle başladık Table Mountain hava muhalefeti nedeniyle kapalı. Elbette çok üzüldüm ama bugün Sabri yani yeni rehberimle tanıştım ve o günümü renklendirdi. Table Mountain kapalıysa dedik hemen gidip Robben Island'a (Nelson Mandela'nın hapis cezasını çektiği ada) gidelim dedik ki o bir gün sonraki programımızdı. Limana doğru yola çıkmadan önce Sabri bana Cape Town şehir turunu da yaptırttı. Önce kaleye gittik bir taze sebze ve meyve cenneti olan Cape Town kalesi de şehri savaşlardan korumak yerine sonralarda taze sebze ve meyveleri korumak için kullanılıyormuş. Castle of Good Hope, umutsuz yaşanır mı? Kale Hollanda'lılar tarafından 1666 yılında yaptırılmaya başlanmış ve şehrin en eski binası olma özelliğini de taşımaktadır. Biz kalenin içini gezmedik, Sabri daha güzel yerlere gidelim dediği için kabul ettim. Sonra en dünyanın en iyi kahvehanesine gittik orada güzel bir kahvaltı yapmayı planlıyorduk ama mekan özel bir etkinlik için kapalıydı kafamı boyumun yettiğince take away aldığımız yerden içeri doğru uzatıp baktığım kadarıyla bile çok keyifle kahvaltı yapılabilecek biryer olduguna kanaat getirdim, bir sonraki gidişimizde orada sanırım bir kahvaltı ederiz. Truth Coffee HQ. Yeri hemen merkezde bulmanız çok kolay. Ruhunuza hangi kahve iyi geliyorsa onu deneyin lezzet müthiş.
Dedim ya Sabri günümü reklendirmeye kesin kararlı diye seviyorum böyle insanları ümidini yitirmene hiç izin vermiyorlar beni bu sefer şehrin en renkli sokaklarına götürdü. Wale Street Chambers, harika evlerle bezenmiş rengarenk bir sokak aktarıyla içindeki fotoğraf çekimi yasak olan minicik şirin bakkalıyla mutluluk sokağı, sokak insanları öyle etkiliyor ki asık yüzlü bir kişi bile görmene imkan yok, ama beni gene de bir hüzün aldı orada köleliğin başlangıcı olan bir yeri sanki günahlardan arınmaya çalışmak adına rengarenk boyamak. Aklımıza Sabri ile hayvanat bahçelerinde Avrupa'lılara gösterilen köleler geliyor.
Otele döner dönmez hemen hazırlanıp limana doğru yollandım. Limana giderken aklımdan şoförümüzün kızı ile ilgili söyledikleri gelip geçti. Kızı 11 yaşındaymış ve prematüre doğmuş anne baba ayrı yaşadığı için annesinde kalıyormuş ve hergün de düzenli babasını görüyormuş. Babasının ayaklarını yıkıyor ve ona kendisini rahat yaşattığı için şükranlarını söylüyormuş. Ben yorumsuz bırakıyorum.
Akşam yemeğimi Belthazar'da yiyorum burayı daha sonra restaurant'lar kısmında yazacağım diğer tüm restaurantlarla beraber.
Cape Town şehir turu
26 Mart 2016 - İkinci güne kötü bir haberle başladık Table Mountain hava muhalefeti nedeniyle kapalı. Elbette çok üzüldüm ama bugün Sabri yani yeni rehberimle tanıştım ve o günümü renklendirdi. Table Mountain kapalıysa dedik hemen gidip Robben Island'a (Nelson Mandela'nın hapis cezasını çektiği ada) gidelim dedik ki o bir gün sonraki programımızdı. Limana doğru yola çıkmadan önce Sabri bana Cape Town şehir turunu da yaptırttı. Önce kaleye gittik bir taze sebze ve meyve cenneti olan Cape Town kalesi de şehri savaşlardan korumak yerine sonralarda taze sebze ve meyveleri korumak için kullanılıyormuş. Castle of Good Hope, umutsuz yaşanır mı? Kale Hollanda'lılar tarafından 1666 yılında yaptırılmaya başlanmış ve şehrin en eski binası olma özelliğini de taşımaktadır. Biz kalenin içini gezmedik, Sabri daha güzel yerlere gidelim dediği için kabul ettim. Sonra en dünyanın en iyi kahvehanesine gittik orada güzel bir kahvaltı yapmayı planlıyorduk ama mekan özel bir etkinlik için kapalıydı kafamı boyumun yettiğince take away aldığımız yerden içeri doğru uzatıp baktığım kadarıyla bile çok keyifle kahvaltı yapılabilecek biryer olduguna kanaat getirdim, bir sonraki gidişimizde orada sanırım bir kahvaltı ederiz. Truth Coffee HQ. Yeri hemen merkezde bulmanız çok kolay. Ruhunuza hangi kahve iyi geliyorsa onu deneyin lezzet müthiş.
Dedim ya Sabri günümü reklendirmeye kesin kararlı diye seviyorum böyle insanları ümidini yitirmene hiç izin vermiyorlar beni bu sefer şehrin en renkli sokaklarına götürdü. Wale Street Chambers, harika evlerle bezenmiş rengarenk bir sokak aktarıyla içindeki fotoğraf çekimi yasak olan minicik şirin bakkalıyla mutluluk sokağı, sokak insanları öyle etkiliyor ki asık yüzlü bir kişi bile görmene imkan yok, ama beni gene de bir hüzün aldı orada köleliğin başlangıcı olan bir yeri sanki günahlardan arınmaya çalışmak adına rengarenk boyamak. Aklımıza Sabri ile hayvanat bahçelerinde Avrupa'lılara gösterilen köleler geliyor.
Sabri beni arabamıza binmeden önce Atlas Trading'in baharatçı dükkanına da götürüyor değişik baharatlara bakarak çıkıyoruz dükkandan pek alma modumda değilim galiba. Rose Corner Cafe hani demin de bahsetmiştim mutlaka sokaktaki uğrak yerlerinden biri olmalı.
Wale Street'ten ayrılıp şehrin diğer yerlerini gezmeye başladık pek çok yeri araba ile geçtik durmaya çok da gerek duymadık zaten içimi bir hüzün kaplamıştı kölelerin satıldığı ve yeni sahipleriyle oralardan ailelerinden koparılarak götürüldüğü yerlere doğru hikayelerini dinlerken.
Sabri beni bu sefer Green Market Square'e götürdü heryerde kölelik izi var ama sanırım bu kadar yeter, burada çok şirin bir sokak marketi kuruluyor, bu arada ikimizin de acil tuvalet ihtiyacı vardı hani Cape Town tuvalet sorunu falan dert ederseniz etmeyin diye yazıyorum oteller, restaurantlar ve cafeler gayet de turist'e açık temiz, tuvalet kağıdı ve sabun da genelde oluyor. Pazarda yok yok, kıyafetten hediyelik eşyalara kadar ben tüm hediyelik eşyalarımı ilk gün Waterfront'tan aldığım için hiçbirşey almadan çıkıyorum oradan ya da aslında hala moduma dönemedim mi desem bilemedim :)
Bu arada Sabri sürekli telefonda Robben Island'ın da hava koşulları nedeniyle ziyarete kapalı olduğunu öğrenince vurduk yollara, yol boyunca da maratoncular var, bu benim mart ayında ikinci maratonum birincisi de Stafford'daydı. Newlands Forest'in karşısında kısa bir duruş yapıp birkaç maraton pozu aldıktan sonra yola devam ettik.
İlk mola yerimiz Silvermine burası Cape Town ve Simon's town arasında çok güzel bir tepe manzara noktası. Tam koordinat girmek isterseniz GPS'inize 34°04'54.9"S 18°25'17.4"E, araba ile Cape Town merkezine 26 dakikalık bir mesafe. Fotoğraflarla gidip gitmeme kararınızı siz verebilirsiniz ama Simon's Town'a gidiyorsanız bizim gibi zaten yolunuzun üzeri.
Simon's Town şirin bir balıkçı kasabası görüntüsünde ve dolayısıyla güzel de balık restaurantları var ama aslında Güney Afrika Deniz Kuvvetlerinin ana şehri. Yeri haritadan da görüleceği gibi Cape yarımadasının False Limanın'dadır. Şehrin simgesinin bir köpek oluşu Just Nuisance, aslında adı Neptünmüş (gezegenler hep peşimde bu ara), neyse Neptün'ün sahibi Benjamin, aile Simon Town'a göreli taşınır. Neptün zamanla kocaman tatlı bir köpek olur ve şehrin ve denizcilerin sevgili olmayı başarır, hatta denicilerle birlikte geçit törenlerine bile katılır şirin şey ve elbette bir şehir efsanesi haline dönüşür. Köpeğin adının Neptün'den Just Nuisance'a dönüşme hikayesini unutmuşum ama onu da artık sizin internet araştırma yaratıcılığınıza birakıyorum, herşeyi de benden beklemek olmaz değil mi ama :). Orada da heryerde olduğu gibi yer tezgahları hediyelik eşya satıcıları var. Küçük dükkanlarda ummadığınız güzellikte hediyelik eşyalar alabilirsiniz ben buradan bir Neptün magneti aldım ve eve kartpostal attım ama sanırım hala ellerine ulaşmadı. Neptün'ün heykeli de deniz kenarında aslında bana göre bakış yeri yanlış olmuş denize doğru bakıp, sevdiklerini bekliyor hali sergilenseydi daha iyi olabilirdi. Bu arada Just Nuisance 1944'de askeri törenle defnedilmiş.
Bu şirin şehirde bir de bir sevdalı adamla tanıştım bir gezgin, İsviçre'li aşık olduğu kızdan karşılık göremediği için ülkesini terketmiş şirin karavanı ile dolaşıyordu, karavan'ı yeni almış. Şimdi facebook arkadaşıyız çok mutluyum onu tanımaktan, Mahte Peter insanın yüreğine dokunan hikayenle yolun açık olsun güzel adam.
Bugün program uzun yola çıkmakta fayda var.
Wale Street'ten ayrılıp şehrin diğer yerlerini gezmeye başladık pek çok yeri araba ile geçtik durmaya çok da gerek duymadık zaten içimi bir hüzün kaplamıştı kölelerin satıldığı ve yeni sahipleriyle oralardan ailelerinden koparılarak götürüldüğü yerlere doğru hikayelerini dinlerken.
Sabri beni bu sefer Green Market Square'e götürdü heryerde kölelik izi var ama sanırım bu kadar yeter, burada çok şirin bir sokak marketi kuruluyor, bu arada ikimizin de acil tuvalet ihtiyacı vardı hani Cape Town tuvalet sorunu falan dert ederseniz etmeyin diye yazıyorum oteller, restaurantlar ve cafeler gayet de turist'e açık temiz, tuvalet kağıdı ve sabun da genelde oluyor. Pazarda yok yok, kıyafetten hediyelik eşyalara kadar ben tüm hediyelik eşyalarımı ilk gün Waterfront'tan aldığım için hiçbirşey almadan çıkıyorum oradan ya da aslında hala moduma dönemedim mi desem bilemedim :)
Bu arada Sabri sürekli telefonda Robben Island'ın da hava koşulları nedeniyle ziyarete kapalı olduğunu öğrenince vurduk yollara, yol boyunca da maratoncular var, bu benim mart ayında ikinci maratonum birincisi de Stafford'daydı. Newlands Forest'in karşısında kısa bir duruş yapıp birkaç maraton pozu aldıktan sonra yola devam ettik.
İlk mola yerimiz Silvermine burası Cape Town ve Simon's town arasında çok güzel bir tepe manzara noktası. Tam koordinat girmek isterseniz GPS'inize 34°04'54.9"S 18°25'17.4"E, araba ile Cape Town merkezine 26 dakikalık bir mesafe. Fotoğraflarla gidip gitmeme kararınızı siz verebilirsiniz ama Simon's Town'a gidiyorsanız bizim gibi zaten yolunuzun üzeri.
Simon Town
Simon's Town şirin bir balıkçı kasabası görüntüsünde ve dolayısıyla güzel de balık restaurantları var ama aslında Güney Afrika Deniz Kuvvetlerinin ana şehri. Yeri haritadan da görüleceği gibi Cape yarımadasının False Limanın'dadır. Şehrin simgesinin bir köpek oluşu Just Nuisance, aslında adı Neptünmüş (gezegenler hep peşimde bu ara), neyse Neptün'ün sahibi Benjamin, aile Simon Town'a göreli taşınır. Neptün zamanla kocaman tatlı bir köpek olur ve şehrin ve denizcilerin sevgili olmayı başarır, hatta denicilerle birlikte geçit törenlerine bile katılır şirin şey ve elbette bir şehir efsanesi haline dönüşür. Köpeğin adının Neptün'den Just Nuisance'a dönüşme hikayesini unutmuşum ama onu da artık sizin internet araştırma yaratıcılığınıza birakıyorum, herşeyi de benden beklemek olmaz değil mi ama :). Orada da heryerde olduğu gibi yer tezgahları hediyelik eşya satıcıları var. Küçük dükkanlarda ummadığınız güzellikte hediyelik eşyalar alabilirsiniz ben buradan bir Neptün magneti aldım ve eve kartpostal attım ama sanırım hala ellerine ulaşmadı. Neptün'ün heykeli de deniz kenarında aslında bana göre bakış yeri yanlış olmuş denize doğru bakıp, sevdiklerini bekliyor hali sergilenseydi daha iyi olabilirdi. Bu arada Just Nuisance 1944'de askeri törenle defnedilmiş.
Bu şirin şehirde bir de bir sevdalı adamla tanıştım bir gezgin, İsviçre'li aşık olduğu kızdan karşılık göremediği için ülkesini terketmiş şirin karavanı ile dolaşıyordu, karavan'ı yeni almış. Şimdi facebook arkadaşıyız çok mutluyum onu tanımaktan, Mahte Peter insanın yüreğine dokunan hikayenle yolun açık olsun güzel adam.
Bugün program uzun yola çıkmakta fayda var.
Boulders Beach Penguin Colony
Otopark'a vardığımızda motorlular vardı güzel bir grup yaklaştım sordum soruşturdum meğerse tur yapıyorlarmış. Çok eğlenceli olabileceğini tahmin ettiğim bu turu da inşallah bir sonraki gezide yapmayı planlıyorum, geri dönecek nedenleri olmalı insanın sevdiği yerlere... Tur firmasının adı Cape Sidecar Adventures.
Burası tam annemlik, hani giriş ücretini sorarsanız bilmiyorum desem zaten çıkmışız varmışız oraya ne kadar para ödeyeceğimizi mi hesaplayacağız. Burası etrafı çevrilmiş 2000'in üzerinde küçük Emrah misali yürüyen şirin mi şirin penguenlerle dolu. Boulders Beach Simon's Town'a bağlı bir ulusal park aynı zamanda da Table Mountain ulusal parkın da bir parçası. Biz penguenleri biraz sevdikten sonra tekrar yollara koyulduk.
Cape Point &Two Ocean's Restoran
Cape Point'e giderken yol üzerinde Seaforth Beach de bir fotoğraf molası verdik bu arada Sabri bana sürekli gülüyor ben hem normal hem de panoramik çekiyorum diye. Hatta bir sonraki bölümde panoramik fotoğraf eğitimini nasıl verdiğimi de okuyacaksınız.
Gene klasik bir cümleyle başlayacağım Cape Point de Table Mountain Ulusal Parkı'nın bir parçası ve Güney Afrika yarımadasının da en uç noktası bu noktadan baktığında Hint Okyanus'u ve Atlas Okyanus'unu görebiliyorsunuz, ben böyle bir noktadan bakarken evrene mesaj göndermek gibi inançlarım olmamasına rağmen barış olsun diye bağırdım, belki daha çok bağırırsak daha da başarılı oluruz ne dersiniz? Cape Point'te giriş de ayrıca ücretli kapısında gişeler var ödeyip geçiyorsunuz.
Burada yapılacak çeşitli etkinlikler var yürüyüş yapabilirsiniz, fener'e çıkabilirsiniz tabii ya da benim gibi doğruca restauranta gidebilirsiniz, heyecanlıyım Sabri burada yemeklerin lezzetli olduğu sinyalini önceden verdi :).
Restaurant'ın adının nereden geldiğini herhalde söylemem gerek yok direkt siparişlere gecelim, önce balık yiyeceğimiz için ev yapımı şaraplarımızı sipariş ettik balkonda okyanusa karşı oturuyoruz restaurant tamamen dolu ancak balkonda yer bulabiliyoruz bu ana kadar belki hiç söylemedim ama rüzgar heryerde bizi uçuruyor o nedenle de normalde dolup taşması gereken balkon nispeten daha boş. Siparişlerimizi verdik sanki ne karnım doyacakmış gibi ne de gözüm. Elbette ülke bir deniz mahsülleri cenneti olursa, sen de Karadeniz'in sana verdiği özellikle denizden ne çıkarsa yerim felsefesinden yola çıkarak bunu da bunu da bunu da deyip bir anda sofra da yer kalmayacak kadar sipariş verdiğini anlıyorsun yemeğin geldiğinde hoş Sabri beni uyarmıştı ama :) tabakta gördüklerinizin biri dahi kalmadı desem :). Güney Afrika'da yemekler hernekadar ucuz olsa da bu restaurant diğerlerine göre 20% oranında daha pahalı. Bu arada bütün el yapımı şarapları mutlaka deneyin demeden de geçemeyeceğim.
Cape Point'ten ayrılmadan önce tabii mutlaka bir hediyelik eşyalara bakmak lazım buradan da dayanamayıp, Logo Store'dan koleksiyonumuza yeni şeyler katarak yola koyulduk.
Cape Point'ten inerken arabamızın önünden maymunlar (baboon) geçiyor çok komikler hemen arabayı durdurup onlarla konuşmaya video ve fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Bu arada Sabri bana dişi maymunu gösterip she is on heat diyor tabii ben gene saftirik halimle anlamıyorum. Popo kısmında kırmızılık oluşmuştu ve bu onun çiftleşme zamanının geldiğinin bir göstergesiydi ama ben herzaman olduğu gibi bebeklerine bayıldım.
Cape Town'a dönerken
Yol boyunca altımızda arabamız var dura dura gideceğiz elbette Boulders Visitor Center'da durduk oradaki ağaçların Kıbrıs'tan getirilip dikildiğini öğrenip gene biraz manzara ve tuvalet ihtiyacı falan giderdikten sonra koyulduk yola.
Noordhoek Beach'e resten aşık oldum elbette her gördüğüm kumsalda ah keşke oğlum da yanımda olsa demekten kendimi alamıyorum.
Daha sonra Chapmans Peak Point'de durduk ama Allah'ım ne rüzgar ayakta zor duruyoruz aslında aklımız kaldı aşağıdaki mağarada ve diğer taraftaki manzarada aklımız kalsa da güvenlik nedeniyle inemedik aşağılara. Bu arada adamın biri de sürekli panoramik fotoğraf çekmeye çalışıyor beceremiyor çünkü rüzgardan adam sabit tutamıyor ona telefonu nasıl sabit tutacağını göstererek birlikte panoramik çektik çok mutlu olmuştu :).
Bir sonraki limanımız tam insanın sığınacağı cinsten,
Groot Costania - Şarap Bağları
Bugün program iptal olunca şarap bağları proğramını bir gün önceye aldık, aslında amacım sarhoş olup, sonra küp uçakta İstanbul'a uyumaktı. Neyse burası Cape Town'daki en eski şarap bağı imiş, ödüllü şarapları olan da bir yer aynı zamanda. Burası adını nereden almış diye bir sürü birşeyler anlattı sevgili rehberim ama benim bunları pek duyacağım da yoktu aslında hemen şarap denemeye doğru yollandık. O arada kapı önünde Sabri benim poz poz fotoğraflarımı çıkışta da unutmuş üzüm bağlarının arasında benim fotoğraflarımı çekti :).
Neyse biz R45 ödeyip beş ayrı şarap seçtik, ben 3 kadeh beyaz ve 2 kadeh de kırmızı şarabı hüpletirken Sabri de diğer rehberlerle sohbete koyuldu, bu arada Sabri gerçekten işinde çok iyi bir rehber ve asla araba kullanırken telefonla konuşmuyor, sigara içmiyor ve tabii ki şarap da içmedi. Sabri'yi diğer rehberlerle başbaşa bırakıp mekanı gezdim çok güzel resimler vardı çeşitli sanatçıların ama hepsine sadece bakabildim çok pahalı geldi bana nedense. Sabri'nin yanına geldim bu sefer genç bir grup gelmiş onların rehberi ile sohbettelerdi. Rehber çok heyecanlı anlatıyordu. Çocuklar Amerika'da Tıp Fakültesi öğrencisiymiş ve buraya AIDS hakkında araştırma yapmaya gelmişler ve 6.2 milyon çocuk üzerinde 15 yaşın altında araştırma yapmışlar ve araştırma sonucunda 10 siyah ırk çocuktan 8'inde HIV virüsüne rastlanmış. Rakam gerçekten çok korkunç öğle değil mi? Bu çocukların anne babalarında almış olma ihtimalleri de yüksekmiş. Kafamı güzelleştirdikten sonra yola çıkıyoruz. Ha yola çıkmadan önce bir şarap alayım diyorum buble'lardan para istedikleri için şarabı bırakıp çıkıyorum tabii Sabri bana gülüyor, nasıl yani diyor sen hiç para hesabı yapmazdın? Ama bu başka bence....gıcık olurum böyle şeylere ben.
Sabri beni Waterfront'a bırakıyor nasıl olsa alışveriş yapmadım. Bu arada rehberim çok manyak ben araba kirlenmesin diye uğraşırken Aycan boşversene temizlikçileri işinden mi edeceksin diyor, komik adam.
Waterfront'ta geceyi Cape Town'un en iyi İtalyan restaurantında romantik ama yalnız romantizmde bol sağanak yağmur altında yemek yiyip gene şarabımı yudumlamadan önce Nespresso'ya bir uğrayayım dedim sağolsun Afet'im sayesinde Nespresso bağımlısı oluverdik de biraz. Nespresso'nun sınırlı sayıda ürettiği Ruwanda'dan kahvelerini de harika sunumla servi edildikten sonra içerek restaurant'ima yollandım. Gene restaurant'lar ayrı bölüme gitsin bakalım.
Gece otele dönüş ve şok. Odamı yağmur suları basmış 2.ci kattaki odam şakır şakır akıyor. Ne ile mücadele ettiğimi anlamadığım için tuvalet mi yağmur suyu mu hafiften bir keçileri kaçırdım neyse otel persoleninin beni yeni odama taşıması nerdeyse bir saat sürdü, yeni odam en üst katta bir oda bir salon şeklinde enteresan bir oda ha bu arada ilk odamda banyo tam gömme banyoydu demek istediklerim fotoğraflarda. Yatmak lazım ertesi gün yolculuk ve yolculuk öncesi heyecanlı turlar var dinamik olmak lazım. Sabah saat 3:00 civarında yüzüme yukarıdan yağmur suları damlamaya başlamaz mı? Allah'tan yatak büyük kalkıp diğer tarafa yattım :). Bu arada booking.com tüm otel masraflarımı bana iade etti.
Son gün
Valizler toplandı resepsiyonla gece hakkında konuşmalar yapıldı gergin gece ardından Sabri'nin güler yüzü ile karşılaştım ne müthiş bir insan hep pozitif. Valizleri arabaya attık bu arada Sabri ile aramızda bitmez bie espri olan hani şu yukarıda bahsettiğim tereyağ'ım var ya onun da bir güzel bütün gece buzlukta beklettim ve dondurduğum buzlukları üzerine soğuk tutan kabımın içine tahmin edersininiz ki hepsini tereyağını aldıktan sonra alıverdim. Günün sonunda gülerek tereyağını Sabri'ye verdim erimemişti ama cesaret edemedim götürmeye, ve Sabri de teyit etti çok lezzetliydi diye.
Bugün de önce Robben Island'ı denemek istedik ve Waterfront'a gittik feribot'a binmek için ama gene kapalıydı ama artık mutsuz olmamayı öğrendim zaten Sabri hemen kafasında yeni planlar yapmıştı benim mutluluğum için ilk olarak Royal Bavarian Bakery'den sandaviç'lerimizi kahvelerimi alıp yola çıktık.
Signal Hill'e çıktık madem Table Mountain' gidemedik dedik, ona ve Lion Head'e yakın bir yer olan bu yere çıkmaya karar verdik. Buradan Cape Town ayaklarının altında, güzel bir şehre bakış noktası fotoğraf meraklıları için eminim aynı zamanda güzel de bir günbatımı fotoğraf yeri. Signal Hill'e çıkarken sülünleri de besledik yol boyunca heryerde bir başka bir güzellikle karşılaşmak da aslında çok keyifli oluyor. Signal Hill'den dönerken skate boarding için hazırlanan gençlerle karşılaşıyoruz, Red Hill'e kadar aralıksız paten yaparak iniyorlarmış bayağı sıkı bir hedef, denek isteyenler için :)
Rotamızı Cape Town'ın kuzeyine doğru çevirdik. Yolda tabii nefis plajları geçe geçe. Camps Bay Beach'de şöyle hızlıca bir durduk ve fotoğraf çektik tabii artık söylememe gerek panorama ve videolarım da fotoğraflarımı destekledi. Orada bir kızla tanıştım resim yapıyordu bana kartını verdi ve kartini da kendisi hazırlamıştı çok beğendim, onu pvc kaplayıp, o günün anısı olarak magnet koleksiyonuma katacağımdan emin olabilirsiniz.
Hout Bay Harbour
Burasi da küçük şirin bir liman burada fok balıkları turu yapılıyor tabii biz artık zamanları azalttığımız için limandaki fok balıkları ile yetindik. Küçük bit oğlan turistlerin ilgisini çekmek için sürekli balıkları yemliyor, eh bize de fotoğraflamak kalıyor. Burada Kraal Kraft diye bir de hediyelik eşya mağazası var gerçekten de içinde güzel hediyelikler bulmanız mümkün. Bu arada beni The Harbour View Cafe'de bekleyen Sabri'nin yanına gidiyorum ve o bana Samoosa ikram ediyor içinde kıyma olan muska böreği ve gerçekten de çok lezzetliydi. Sabri ile benim damak lezzetlerimiz de kesinlikle aynı idi ki bu çok iyi birsey çünkü ne önerse gözüm kapalı yiyebiliyordum.
Bu arada Sabri'nin babası Hollanda'lı ve annesi Malezyalı imiş ve aile müslüman hatta babası annesi ile tanışmadan önce müslüman olmuş kısa bir ayrıntı.
Yollara düştük gene bu arada yol boyunca bisiklete binenleri görüyoruz ve Sabri bana bisiklet sporunun Cape Town'daki önemini anlatıyor her yıl Mart ayında, bu yıl 6 Mart'ta yapılmış, 40000'in üzerinde 109 km'lik yolu bir günde yapıyorlarmış ve turun adı da Cape Argus Cycle turu imiş.
Geri dönüş sırasında Llandudo Beach, Tidal Pool (denizle birleşik bir yüzme havuzu yapmışlar ve bu havuzda çocuklara yüzmeyi öğretiyorlarmış güzel değil mi sizce de?), Camps Bay, Clifton 4th Beach, Bantry Bay, Sea Point Beach Promenade (zenginlerin yaşadıkları yerler güzel villalar ve güzel restaurantlar), Three Anchor Bay, Cape Town Stadyum ( 2010 semi-final, Uruguay & Hollanda maçının oynandığı yer).
Langa Township
Township'lerin dışarıdan baktığında içindeki griliğe baktığında rengarenk. Dışını paravanlamışlar ve renklendirmişler. Langa Cape Town'daki en büyük ve en eski Township'lerden bir tanesi. Sabri ile önceden bir Spar'a uğradık ben ziyarete gideceğimiz aileye biraz erzak alayım istedim. Spar'a geldiğimizde araba almadan önce Sabri'nin arabaların yanına konmuş temizlik mendiliyle arabanın sapını temizlediğini gördüm, aslında ne güzel bir uygulama değil mi?. Alış veriş sırasında ben hep alışkanlıkla doğal ürünlere gidiyorum Sabri onları geri koyup daha ucuzunu alıyor ve Aycan onlar doğal ürünün peşinde değil karınlarını doyurma eşinde diyor. Bir sürü birşey aldıktan ve Sabriye milkshake (ben hala tatlı yemiyorum bu arada) aldıktan sonra Langa'ya doğru yola çıkıyoruz. Sabri genelde evlerde gaz olmadığının bilgisini ve Township'lerde yaşayan insanların sıcak yemek ihtiyacını sokaktan karşıladıklarını söylemesine rağmen gördüklerim karşısında gene de gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Langa'nın içinde yok yok küçük dükkanlarda herşeyi bulabiliyorsunuz, coca cola'nın çok yaygın bir içeçek olduğu izlenimine kapılarak ve tezgahlarda kanrevan içindeki büyük baş hayvan kafaların'ı görerek ve Township'de yaşayanların şimdi daha büyük evlere geçme hikayelerini de dinleyerek Julie'nin evine geliyoruz. Ben tabii mümkün olduğunca fotoğraf çekmeye çalışırken bir adam geldi ve telefonumu alıp kıracağını söyledi onun fotoğrafını çekmemi istemediğini söyledi ve Sabri çok üzüldü :) bu arada üzüldü ve söylediği şey beni çok güldürdü bu yabancılar geldi ülkenin huzuru bozuldu dedi o adamın böylece başka bir Afrika ülkesinden gelmiş olduğunu da anladım malum bana hepsi aynı geliyor nasıl biz de onlara aynı geliyorsak.
Sabri'nin herzaman tur yaptığı ev taşınmış muhtemelen yeni yapılan evlerden birine taşınmışlar, bu nedenle Sabri rastgele bir evin kapısında durdu ve ben görür görmez kaynaştığım Julie'm ile tanıştım. Kapıdan girince garaj kısmı var ve orada bir beyaz arabaları duruyor. Daha sonra içeri geçtiğimizde benim evimden çok çok daha toplu bir ev ile karşılaştım beni de bilen bilir acaip dağınığımdır :). Garajdan sonraki oda hem salon hem mutfak olarak kullanılıyor ve kapıdan girince önce ailede 6 kişi yaşıyormuş Julie 37 yaşındaymış ve 16, 9 ve 3 çocuğu varmış, o arada köpekleri gelip bize bir merhaba diyor ve çıkıyor. Julie'nin kocası ve 39 yaşındaki kızkardeşi de aynı evde yaşıyormuş ve belli ki onlarda da kızlar arasında hala bir evde kalmışlık sendromu var. Evde beni şaşırtan ilk şey televizyonlar oldu kızkardeşin televizyonu ayrıymış zaten Langa'ya geldiğinizde dikkatinizi çeken ilk şeylerden biri TV antenleri. Julie evin düzenli olmasının yanında süsüne de dikkat ediyor çünkü sehpalardaki danteller insanın dünyasına bir umut verir gibi çarpıveriyor gözüne, bir de dikkatimi çekiyor Julie'lerde ocak var ama gaz yokmuş, sanırım yeni evlerine taşınınca kullanmak üzere saklıyor eğer tabii birgün mümkün olursa. Evlerde gaz olmamasının iki nedeni varmış aslında birincisi güvenlik çünkü evler yangına karşı dayanıklı değil ikincisi ise çok pahalı olması. Evde 3 oda var odanın biri kardeşe ait ortalıkta bir yataktan başka yatak sanırım göremedim sormadım da nerelerde nasıl yatıyorsunuz diye Julie'nin sımsıcak evinden ona sarılıp, fotoğraf çektirerek birlikte ayrılıyorum. Girerken çeşme başı demiştim aklıma Eskişehir'deki Kabalak suyuna gidip, su doldurmalarımız diğer mahalle oğlanlarıyla çapkın bakışmalarımız geldi nedense :). Evden çıkınca ölmüş bir fareye neredeyse basacak olma paniği ile zıplarken dışarıda sıra ile dizili tuvaletlere gözüm takıldı, öyle ya evlerde tuvalet de yoktu.
Sabri Langa'da yürümeme hatta bazı yerlerden geçerken camı açmama izin vermedi, sokaklarda meyve satanlar, ızgara etler yapan seyyar satıcılarını rengarenk insanları geçtikten sonra bir kilisenin önünde ayin için gelenleri gördük tam kilisenin de karşısında bir şifa dağıtıcısı vardı. Sabri durabilir miyiz dedim ve önce şifa dağıtıcısına girdik aslında ben önce kilisedeki ayini izlemek istemiştim ama Sabri'yi de dinlemek istedim çünkü vardır bir bildiği mutlaka dedim.
Şifa dağıtıcısının dükkanı küçücük tombiş bir adam üzerinde de sanırım ödüllü bir şifacı olduğunu gösteren şal, başında hayvan postu, kuyruğu elinde de bir hayvanın kuyruğundan yapılmış bir asa'sı var. Dükka'nin içi hem küçük hem de heryerden birşey sarkıyor kesinlikle benim evden dağınık. Yürürken kafama bir el çarpıyor buradan da dükkanın ne kadar küçük olduğunu anlayabilirsiniz bendeki 1:50 hatta yaşlandıkça daha da küçüldüğüne inandığım bu boyu düşündükçe. Neyse kafama çarpan el'den yüzüme çarpan sineklere etraftaki örümcek ağlarına ölmüş hayvanların sanki kafalarıyla derileri yüzülmüşçesine durmalarını izleyerek içeriye süzüldüm. Adama ilk sorum elbette bana merhaba diyen el oldu, neden oradaydı ne amaçla kullanılıyordu, aslında adam hayvanın adını anita olarak söylese de ben böyle bir hayvan bilmiyorum gerçekten uzun bir el ve bu eli hamile kadınların çocuk düşürmelerini önlemek için kullanıyormuş. Minicik dükkanı aydınlatan sadece bir mum ışığı ve ağrılardan, anestezilerden, iktidarsızlıklardan, çocuk olmaması sorunlarından, felç, epilepsi'den kansere kadar dağıtılmayan şifa yok. Ben inanmıyorum ama inanana da neden inanıyorsun demiyorum.
Langa'dan ayrılıp başka bir maceraya doğru yol alırken Sabri bana ilk kalp naklinin yapıldığı hastaneyi gösteriyor yoldan geçerken. Groote Schuur Hastahanesi'nde gerçekleştirilen bu ameliyatı Chris Barnard 1967'de yapmış ve hasta 18 gün yaşamış, hasta zatürreden öldüğünde kalbi çok sağlıklı bir şekilde ölümüne kadar sorunsuz atıyormuş.
Sabri'nin herzaman tur yaptığı ev taşınmış muhtemelen yeni yapılan evlerden birine taşınmışlar, bu nedenle Sabri rastgele bir evin kapısında durdu ve ben görür görmez kaynaştığım Julie'm ile tanıştım. Kapıdan girince garaj kısmı var ve orada bir beyaz arabaları duruyor. Daha sonra içeri geçtiğimizde benim evimden çok çok daha toplu bir ev ile karşılaştım beni de bilen bilir acaip dağınığımdır :). Garajdan sonraki oda hem salon hem mutfak olarak kullanılıyor ve kapıdan girince önce ailede 6 kişi yaşıyormuş Julie 37 yaşındaymış ve 16, 9 ve 3 çocuğu varmış, o arada köpekleri gelip bize bir merhaba diyor ve çıkıyor. Julie'nin kocası ve 39 yaşındaki kızkardeşi de aynı evde yaşıyormuş ve belli ki onlarda da kızlar arasında hala bir evde kalmışlık sendromu var. Evde beni şaşırtan ilk şey televizyonlar oldu kızkardeşin televizyonu ayrıymış zaten Langa'ya geldiğinizde dikkatinizi çeken ilk şeylerden biri TV antenleri. Julie evin düzenli olmasının yanında süsüne de dikkat ediyor çünkü sehpalardaki danteller insanın dünyasına bir umut verir gibi çarpıveriyor gözüne, bir de dikkatimi çekiyor Julie'lerde ocak var ama gaz yokmuş, sanırım yeni evlerine taşınınca kullanmak üzere saklıyor eğer tabii birgün mümkün olursa. Evlerde gaz olmamasının iki nedeni varmış aslında birincisi güvenlik çünkü evler yangına karşı dayanıklı değil ikincisi ise çok pahalı olması. Evde 3 oda var odanın biri kardeşe ait ortalıkta bir yataktan başka yatak sanırım göremedim sormadım da nerelerde nasıl yatıyorsunuz diye Julie'nin sımsıcak evinden ona sarılıp, fotoğraf çektirerek birlikte ayrılıyorum. Girerken çeşme başı demiştim aklıma Eskişehir'deki Kabalak suyuna gidip, su doldurmalarımız diğer mahalle oğlanlarıyla çapkın bakışmalarımız geldi nedense :). Evden çıkınca ölmüş bir fareye neredeyse basacak olma paniği ile zıplarken dışarıda sıra ile dizili tuvaletlere gözüm takıldı, öyle ya evlerde tuvalet de yoktu.
Sabri Langa'da yürümeme hatta bazı yerlerden geçerken camı açmama izin vermedi, sokaklarda meyve satanlar, ızgara etler yapan seyyar satıcılarını rengarenk insanları geçtikten sonra bir kilisenin önünde ayin için gelenleri gördük tam kilisenin de karşısında bir şifa dağıtıcısı vardı. Sabri durabilir miyiz dedim ve önce şifa dağıtıcısına girdik aslında ben önce kilisedeki ayini izlemek istemiştim ama Sabri'yi de dinlemek istedim çünkü vardır bir bildiği mutlaka dedim.
Şifa dağıtıcısının dükkanı küçücük tombiş bir adam üzerinde de sanırım ödüllü bir şifacı olduğunu gösteren şal, başında hayvan postu, kuyruğu elinde de bir hayvanın kuyruğundan yapılmış bir asa'sı var. Dükka'nin içi hem küçük hem de heryerden birşey sarkıyor kesinlikle benim evden dağınık. Yürürken kafama bir el çarpıyor buradan da dükkanın ne kadar küçük olduğunu anlayabilirsiniz bendeki 1:50 hatta yaşlandıkça daha da küçüldüğüne inandığım bu boyu düşündükçe. Neyse kafama çarpan el'den yüzüme çarpan sineklere etraftaki örümcek ağlarına ölmüş hayvanların sanki kafalarıyla derileri yüzülmüşçesine durmalarını izleyerek içeriye süzüldüm. Adama ilk sorum elbette bana merhaba diyen el oldu, neden oradaydı ne amaçla kullanılıyordu, aslında adam hayvanın adını anita olarak söylese de ben böyle bir hayvan bilmiyorum gerçekten uzun bir el ve bu eli hamile kadınların çocuk düşürmelerini önlemek için kullanıyormuş. Minicik dükkanı aydınlatan sadece bir mum ışığı ve ağrılardan, anestezilerden, iktidarsızlıklardan, çocuk olmaması sorunlarından, felç, epilepsi'den kansere kadar dağıtılmayan şifa yok. Ben inanmıyorum ama inanana da neden inanıyorsun demiyorum.
Langa'dan ayrılıp başka bir maceraya doğru yol alırken Sabri bana ilk kalp naklinin yapıldığı hastaneyi gösteriyor yoldan geçerken. Groote Schuur Hastahanesi'nde gerçekleştirilen bu ameliyatı Chris Barnard 1967'de yapmış ve hasta 18 gün yaşamış, hasta zatürreden öldüğünde kalbi çok sağlıklı bir şekilde ölümüne kadar sorunsuz atıyormuş.
Manenberg
Burası gangesterleri ve uyuşturucuları ile meşhur bölgesi Cape Town'un burada gezmek dışarıdan gelen her babayiğidin harcı değil ama bizim tabii artık öğrendiniz Sabri'miz var. Sabri'nin sözleriyle herkesin gelmeye korktuğu yerde sen saygı göreceksin, gerçekten de öyle oldu. Sabri burada gençlik vakfında çalışıyormuş ve birçok genci uyuşturucudan kurtarıp, spora yöneltmişler vakıf çalışanları ile birlikte. Bu arada Güney Afrika'da sporun çok önemli olduğunu zaman zaman vurguladım ama futbolun öneminden bahsetmedim. Mutlaka her gittiğiniz yerde küçük bir yer dahi olsa futbol sahası var Manenberg'de de kocaman futbol sahaları görmek mümkün ki zaten ilk tedavi yöntemi olarak da kullanılmış. Manenberg'e girişimiz İzmir kordon boyu gibi sadece ağaç boyları daha kısa evler Langa'daki yeni yapılan evler kıvamında. Yolda kapalı bir halka açık yüzme havuz tesisleri geçtik, biraz ileride halka açık hamamlar vardı, çünkü evlerde banyo imkanları olmayanların yıkanma ihtiyaçlarını giderecek bir yere ihtiyaçları var, hani bizdeki gibi hamama gidip kese attırmıyorlar. Evlerle yol arasında hep teller var, bir dizi apartmanlardan geçiyoruz ve elbette kiliseyi görüyoruz. Biraz daha ilerledikçe tabii bu arada herkes bize gülümseyip el sallıyor Sabri'ye duydukları sevginin bir kanıtıymış gibi. Benim kilise sandığım yerlerin birine Sabri burası uyuşturucu kullanan gençler için bir rehabilitasyon merkezi diyor. Meraklı bakışlar ve dalgalanan çamaşırlar arasından geçerek Sabri'nin manevi ablasının evine geliyoruz. Sabri'nin en iyi arkadaşının eşi imiş, bu arada kadın evden çıkarken önce bir kedi çıkıyor evden sanki burada da hayvan sevgisinin yoğun olduğunu gözlemliyorum o arada yaşları 12-15 arası iki çocuk geçiyor önümüzden ve Sabri bana onlardan birini iyileştirdiklerini anlatıyor. Hatice yanımıza geliyor başı türbanlı ve yüzünde güzel bir gülümseme var, burada hem müslümanlar hem de hıristiyanlar yoğunmuş, saygı göreceksin demesine rağmen arabadan inmeme izin vermiyor, Hatice'ye Sabri buraya turist getiriyor muydu hiç dedim hayır dedi, orada Sabri'nin ilk turisti olmaktan gerçekten çok mutluluk duydum. Bu arada Hatice'nin elbisesi çok şık Siyah bir elbise yerlere kadar uzun kollarında ve eteklerinde güllerle şekillendirilmiş. Çok şık ve ona da çok yakışmıştı. Hatice'nin hikayesi gözlerimde mutluluk kıvılcımları ve sevinç gözyaşları fışkırtacak cinsten. O da anlatırken gururunu hissedebiliyorsunuz. Kızı bu mahallelerden bu zorluklardan bir kuğu gibi sıyrılıp, Dubai'de okumayı başarmış ve daha sonra da Qatar Havayolları'nın uçuş filosuna katılmış, arabadan inmeme izin vermedi Sabri yoksa inip Hatice'ye sarılıp öpmek isterdim. Bir gün Qatar Havayolu'nda uçarsam da onu bu denli gururlandıran kızı Müşfika'ya.
Manenberg'de 7000 kişi yaşıyormuş ve halkın yarısı Hıristiyan ve yarısı da Müslüman'mış.
Artık uçağa çok az zaman kaldı sevgili rehberimle bir son yemek yiyeli istedim ve gene Waterfront'a doğru yola çıktık. Bundan sonraki bölüm yukarıda anlatmadığım restaurantlar ve havaalanı.
Restoran'lar
Cape Town Fish Market
İlk gün öğlen ve akşam yemeği saatlerim karıştığı için hem öğlen yemeği hem akşam yemeği olacak yemeğimi söyledim, bu restoran ile ilgili yorumu mu yukarıda yapmıştım o nedenle sadece fotoğrafını paylaşacağım bir de fiyatlarına girmeyeceğim menüden yemek seçerseniz uygun da kafanıza göre menü istersiniz biraz kasıyor.
Belthazar
Fish market aradığım lezzeti bulamayınca çok da birşey yiyemediğim için Waterfron'tu da iyice altını üstüne getirdikten sonra gene hafif aç hissettim kendimi ve daldım bu sefer de bir et lokantasına Belthazar. Önce restoran'ın ikramı olarak bir önce bir parça et ve ekmek ve de tereyağ getiriyorlar, ben tereyağının aşığı olduğum için şu meşhur tereyağı macerama başladım burada, tabii artık ev yapımı deneme merakımı belirtmeme gerek yok anlamışsınızdır. Ana yemek olarak da kaburga siparişi verdim ama elbette sadece iki parça yiyebildim. Burayı gerçekten çok beğendim servis, sunum temizlik on numara. Ertesi akşam tekrar buraya geldim ve hatırlayacağınız üzere midem felaket ama gene de pirzolaların tadına bakmadan dönmek istemedim. Çok lezzetliydi ve geceyi bu sefer mide sorunları nedeniyle içkisiz tamamladım.
Two Oceans Restoran
Daha önce de anlattığım gibi bence Cape Town'daki en lezzetli deniz mahsülleri restoran'ından biri hem de iki okyanus manzaralı, denemeden geçmek olmaz.
Meloncino Ristorante Italiano
Şarap'la başladığımı söylemem herhalde gerek yok zaten gündüz de 5 kadeh içmiştik, adımız şarapçıya çıkmadan şu yazıyı bitirsek çok iyi olacak, şarabın yanında da ev yapımı patates çipslerinden söyledim, epey bir efsane olmuştu çünkü yorumlarda ben de beğendim ama çok fazla yağlı olduğundan çok da tavsiye etmiyorum. Ana yemeğim 4 peynirli pizza, pizzam geldi ve yağmur seslerinin yarım çatının üzerindeki step dansı seslerini duyarak pizzamı kabul ettim ve tattım. Müthiş tam sevdiğim gibi kıtır kıtır ve dolu dolu, üzerindeki fesleğen yaprakları da pizzama ayrı bir güzellik katmıştı.
Karibu
Afrika'ya gelip Afrika yemeği yemeden çok da et meraklısı olmasam da ki bu hafta limitleri çok aştık kırmızı ette, biraz da Afrika tatlarına biraz da kuzenimin İmpala yemeden sakın gelme ısrarlarına da kanarak, son günü Afrika'ya ayırdık. Yemekte artık çok abartmamak da adına ye ye de nereye kadar, Sabri ile bir yemeği paylaşalım dedik ve zaten porsiyonlar da çok büyük yanında da tost seçimi yapıyorsun ve bir de mısır. Şarabımızı bu sefer Sabri seçti ve Vivino'dan taratıp raytinglerine baktık gülüştük benim bir uygulama manyağı olduğumu da daha turun başlarında farketmişti Sabri. Tabakta Impala, Sprinbok (sanırım bana en lezzetli gelen et buydu), dana eti, Kudu eti vardı... yani çeşitli ceylan türleri.
Mama Africa da şehir merkezinde otantik bir Afrika Yemekleri restoran'ı ama Sabri yıllardır gitmediği için beni oraya götürmek istemedi hani denemek isterseniz benim gözüm tuttu.
Swarm
Ben gerçekten teknolojinin bana sunduğu nimetlerden yararlanmayı çok seviyorum. Swarm yer bildirimlerime göre sıra ile buralardan geçmişim:
RenniesForeign Excange, neredeyse 45 dk bekledik bence bankamatikten para çekmeniz daha mantıklı olabilir, Adderley Hotel, Spitz (bir ayakkabı mağazası şık ayakkabılar vardı marka ürünleri falan, Grand Central (bahsettiğim halk alış veriş merkezi içinde doktorundan döviz bürosuna kadar), Waterfront, Cape Town Fish Market, The Clock Tower, African Trading Co (neredeyse tüm hediyeliklerimi aldığım yer, Cape Town Harbour, Belthazar, Wheel of Excellence, Vovo Telo (bir pastane fırın biraz ekmek aldım yarınki mide bulantımı bastıracak acil birşey olsun yanımda diye), Engen Quick Shop (su aldık Shark Diving yolculuğuna başlamadan önce, aslında yanınıza ginger-zencefilli içecek ya da zencefilin kendisini alın mide bulantısı sorununuz varsa), Stellenbosh, Somerset West (çok güzel golf sahaları olan bir şehir), Oak and Wine (burası üzüm bağları ve elma bahçeleri ile ünlü imiş), Caledon (şirin küçük bir kasaba), TOTAL (Caledon'da sürpriz tuvalet ağrızalı), Stanford (küçük ve şirin bir yer içinde bir köpek oteli bile var), Gansbaii (köpek balıklarıyla kavuşma), Great White Shark Tour (tur şirketimiz), Gangsbaai Bay (denize açılma noktamız), Republic of South Africa (denizin ortası), Peregrine's Farm Stall (bahsettiği doğal ürün marketi meşhur tereyağının alım noktası aklımdan çıkmıyor :)), Somerset West (guzel enerji direklerinin olduğu bölge gün batımı), Cape Town Fil Studios, Camps Bay Retreat (güzel evler otel niyetine neden burada kalmıyoruz ki bir sonraki turda), Protea Breakwater Lodge (hapishane gibi Waterfront'a yakın ve sonradan öğrendim ki eskiden tutuklular adaya gitmeden önce burada kalıyorlarmış ve Nelson Mandela da kalmış), ATM'den pata çekmişim Waterfront'ta, Pick n Pay Express'ten biraz meyva almışım güzel bir market bir gün sonra da soğuk tutucuyu almıştım, Belthazar gene, Cape Union Mart Waterfront (bir uçuş yastığı aldım gelirken tutulan boynumu hatırlayarak), Otel, Table Mountain (gözümyaşlı), Castle of Good Hope, Truth Coffee HQ, Wale Street Chambers, Atlas Traiding, Rose Corner Cafe (bu arada yukarıda bahsetmeyi unuttum buradan Cape Town'un vazgeçilmezi kurumuş etlerimizi de aldık sonraki zamanlarda kemirdik durduk), Greenmarket Square, Newlands Forest, Shell, Silvermine, Simon's Town, Heather Auer Art & Sculpture (Simon's Town'da çok şirin bir dükkan), Cape Sidecar Adventures (aklım kaldı), Boulders Beach Penguin Colony, Seafort Beach, Two Ocean Restaurant, Cape Point, Cape Point Logo Store, Boulders Visitor Center, Noordhoek Beach, Chapmans Peak View Point, Hout Bay, Groot Costantia, Waterfront gene, Footprints in Afrika (hediyelik), Nespresso Boutique, H&M (bir t-shirt alıverdim), Meloncino Ristorante Italiano, Otel (sürpriz akşamı), Royal Bavarian Bakery, Robben Island Museum, Signal Hill, Lions Head Trail, Camps Bay Beach, Kraal Kraft, The Harbour View Shop, Hout Bay Harbour, Llandudno Beach, Tidal Pool (çocuklara yüzme öğretilen yer), Camps Bay, Clifton 4th Beach, Bantry Bay, Sea Point Beach Promenade, Three Anchor Bay, Cape Town Stadium, SPAR, Langa, Groote Schuur Hopital, Cape Town, Karibu, Duncan Dock, Turkish Airlines, Cape Town International Airport (uçuş ekimizle karşılaşma selamlaşma), Security Check-In (şimdiye kadar gördüğüm en renkli ekip hem kıyafet hem de kişilik olarak), Dulce Cafe (Turk Hava Yollarının orada bir Lounge'ı yok o yüzden bu kafede misafirlerini ağırlıyorlar, şirin ve yeterli bence).
Bende iz bırakanlar;
Elbette öcelikle insanların, sıcaklığı güler yüzü rengarenk giysileri, yokluğun mutluluğu etkilemediğinin yansımaları, kesinlikle Sabri, taze meyveler, sokaklarda elini kolunu sallayarak yürüyen hayvanlar, Hatice ve kızının başarı öyküsü, uyuşturucudan arındırılan çocuklar, çeşitlilik (Italyan, Çin, Alman, Fransız, Hollanda'lı, Hint'li, Endonezya'lı, İngiliz ve elbette yerlileri ile daha birçok değişik ülkelerden gelip buraya yerleşen insanlar). Tabii en komiği maymunların sürekli birşeyler çalmalarından rahatsızlık duydukları, evlere girip i agresif tavırlar gösterdikleri için kızgın halkla maymunlar arasında köprü kurmaya çalışan Boboon Monitor'lar :) bu organizasyon 2000'li yılların sonundan itibaren görevdeymiş tabii burada sanki hep halk korunuyormuş gibi anlattım ama bu saldırılar sonucunda ölen maymunlar da olmuş yani organizasyon gerçekten bir arabulucu gibi görev yapıyor).
Panorama biraz daha
Eve dönüş oğlumla şımarmaca :)
Saturday, May 14, 2016
Maydanoz Çorbası / Parsley Soup
Şimdi size desem ki hiç maydanoz çorbası içtiniz mi diye bana o da neymiş diyeceğinizden eminim öyleyse neden bir okumuyorsunuz nasıl olurmuş diye?
Sizin ne güzel semt pazarlarınız var onlar böyle kocaman maydanoz demetleri satıyorlar işte onlardan bir tane alıverin. O koca demete ben iki adet soğanı ve sivri biberi küp küp doğruyorum soğanlar pembeleşmeye yaklaştıkça bir tatlı kaşığı kadar biber salçası ve yarım domatesi gene küp küp doğruyor ve soğanlara ilave edip, tekrar biraz daha zeytin yağında kavuruyorum. Bu arada arzuya göre tuz, pul ve karabiberlerinizi de ekleyebilirsiniz sırası geldikçe.
Tüm bunlar olurken diğer taraftan da önceden yıkadığımız ve sirkeli suda beklettiğimiz maydanozlarımızı ince ince doğruyoruz aşağıdaki fotoğraftaki gibi. Eğer eliniz yavaşsa ki bu bir sorun değil o zaman bütün malzemeleri hazırlayıp, öyle başlamanızı öneririm aksi halde soğanlar yanar ve yemek hiçbirşeye benzemez. Maydanozlarımızı da soğanlarımızla karıştırdıktan sonra üzerine bir avuç içi kadar pirinç (pirinç yerine bulgur ve erişte de koyabilirsiniz ben o günkü ruh halime göre yapıyorum) koyabilirsiniz. Ve tabii en son aşama ya tavuk suyu ya da et suyu olmazsa olmaz deyip, pirinçler şişene kadar pişiriyoruz önce harlı kaynadıktan sonra kısık ateşte pişiriyoruz.
Afiyet Olsun.
Ingredients:
A bunch of parsley
2 onions
1/2 wine tomato
A tea spoon pepper paste
1/2 green pepper
2 spoons rice (risotto or rice from Turkish markets) or bulgur
2 spoons rice (risotto or rice from Turkish markets) or bulgur
Salt
Red chilli
Black pepper
Chicken or meat stock
Cut parsley in small pieces as shown above picture and keep it for later. Chop onions and peppers and fry them with olive oil till color of onions turn cooked after add your chopped half tomato and pepper paste and cook again till tomato dil ices cooked. Yon need to add your salt and peppers in this stag as well. Now time to add parsley and stir it, I didn't mentioned above but I am sure you know you have to stir very often during cooking onions and others. Add your choice of stock just over the parsley stir it again a bit. Now it is time for adding rice or bulgur.
You need to cook it with high temperature till it boils than turn it down to very low one. Whenever you see the rice are cooked you parsley is ready to it. Please leave 10 mins after you switched off cooker.
Have a nice meal.
Tuesday, March 15, 2016
Misugo
Windsor'a gelince elbette ilk is olarak foursquare'deki restauranlara bakmak oldu ve en yuksek rakamlardan biri bu Japon restaurantina idi ve ben de usenmedim yurudum buraya kadar sehir merkezine 10-15 dk falan.
Yorumlar da aslinda fena degidi neyse once bir karides soyledim soyleyecek sozum yok cok lezzetliydi.
Buraya kadar hersey normal daha ben karidesleri yerken hop baktim ana yemek geldi sasirdim tabii boyle adamin bogazina diker gibi.
Bu yemek de teriyaki ben somonlu ve toku'lu siparis etmistim fakat pilav da agir bir koku var cagirdim sordum taze dediler ve yenisini gelirdiler. Neyse sozun kisasi Windsor'a gelirseniz bosuna buralara kadar gelmeye zahmet etmeyin foursquare'e yazanlar ya daha once hic japon yemegi yememisler ya da cok zevksizler.
Yalniz elemanlar cok sempatik ingilizce bilmeseler de insani mutlu eden yanlari da yok degil. Mesaj neymis sakin gelmeyin.
Wednesday, March 2, 2016
Bulgur pilavi
IBulgur pilavi is one of Turkish traditional dish, it is really easy to make. You can find bulgur in Turkish markets, Asda's and Tesco's international sections or in natural food shops. It is bigger than cous cous.
Ingredients:
2 onions
1 green pepper
1/2 tomatoes
Salt
Olive oil
Butter
Chicken or meat juice or bullion.
Black pepper
Red hot pepper
Recipe:
Chop onions as shown:
This is what I like to get from Market, there are different brands you can get but this is what I like as taste.
Now time to cook all those ingredients together at least 5 mins. Don't forget stirring it regularly.
Add bulgur and mix it nicely and cook a bit while you are stirring and add your meat/chicken juice. If you are vegetarian you can only use tap water for cooking.
Close the lid and cook it with high heat till its boiled than bring temperature down and cook half an hour.
Mix it after cook and close the lid and wait 10-15 mins before you it, if you like you can add some butter at this stage it will be really tasty.
Bulgur Pilavi always served with kebabs in restaurants.
Afiyet olsun
Subscribe to:
Posts (Atom)
















































